En eski ve en yeni sanat tiyatro

Prof. Dr. Nurhan TEKEREK    22 Nisan 2018

 

 

Tiyatro sanatını diğer sanatlardan ayıran en önemli özelliği hiç kuşkusuz “insan”ı merkeze almasıdır.Tüm öğeleriyle, sözden eyleme, kuramdan uygulamaya “insan”la gerçekleştirilen ve yine “insan”la soluk alıp veren bir sanattır tiyatro.

 

Homo Erektus’tan, Homo Küriosis’e, Homo Faber’den Homo Mortalis’e, Homo Seksus’tan Homo Loquen’e, Homo Sosyalis’ten Homo Ludens’e pek çok özelliğiyle doğanın baş aktörü olan insan; ellerini kullanabilen, ayakları üzerinde durabilen, önceleri hareketle, sonraları sözle iletişim kurabilen, tasarım becerisiyle birlikte usu ve düşünme yeteneği de olan en gelişmiş canlı olarak da tanımlanabilir. Sanat için ise; Usu ve düşünme yeteneği olan bu en gelişmiş canlının yarattığı ve kendince biçimlediği özgün yapıtlar dizini denilebilir. Sanat ve insan arasındaki bu organik bağdan yola çıkılarak sanatı; insanın varlık savaşımının bir yansıması olarak değerlendirmek mümkündür. Yani sanat, insanın bu dünyada var olduğunu kanıtlama çabasının en somut göstergesidir. Yaşamın ana çelişkisi olan “Varolmak ya da Yokolmak”ın o ezeli ve ebedi mücadelesinin insanca dillendirilişidir sanat.

Varolmak mı yok olmak mı, bütün sorun bu!

Düşüncemizin katlanması mı güzel,

Zalim kaderin  yumruklarına, oklarına,

Yoksa diretip bela denizlerine karşı

Dur, yeter demesi mi?

Ölmek, uyumak sadece!

Düşünü ki uyumakla yalnız

Bitebilir bu acıları yüreğin,

Çektiği kahırlar insanoğlunun.

Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda o kötü!

Çünkü, o ölüm uykularında,

Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından

Ne düşler görebilir insan düşünmeli bunu.

Bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden.

Kim dayanabilir zamanın kırbacına?

Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,

Sevgisinin kepaze edilmesine,

Kanunların bu kadar yavaş

Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine,

Kötülere kul olmasına iyi insanın

Bir bıçak saplayıp kurtulmak varken

Kim ister bütün bunlara katlanmak

Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek,

Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa,

O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya

Ürkütmese yüreğini?

Bilmediğimiz belalara atılmaktansa

Çektiklerine razı etmese insanı?

Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi.

Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor

Yürekten gelenin doğal rengini

Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar

Yollarını değiştirip bu yüzden,

Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.

 

Yaşam ve ölüm sorunsalının, varoluşundan bugüne dek edindiği tarihsel, toplumsal ve kültürel birikimi ışığında somuta dönüştürülmesidir sanat. Yani insanın kendini, dünyayı, içinde bulunduğu evreni sorguladığı zorunlu bir eylemdir. Sanatların içinde insana en yakın olanı ise; her yönüyle temel ifade aracı “insan” olan tiyatro sanatıdır. Çünkü tiyatro eylemdir, tiyatro taklit, tiyatro öyküdür. Yaşamı sürekli kılan devinim ve gelişimin özü “eylem”in insanca ifade yollarından biri de ritüellerdir. İlkel insanın kendine, gücüne, doğaya ve doğa ötesine dair sorularına maske, dans ve büyü aracılığıyla yanıt arama çabasının eyleme dönüşmesidir ritüeller. Ayrılmaz bir parçası olduğu doğanın uyuyuşuna, uyanışına, isyanına, dinginliğine, insanın kederiyle, coşkusuyla, korkusuyla, cesaretiyle ortak olmasıdır ritüeller. İçinde barındırdığı dans ve taklit öğeleriyle, tiyatronun olmazsa olmaz unsurlarını oluşturur ritüeller. İnsanın soyutlama becerisinin bir göstergesi olan konuşma-dil’in gelişimiyle ortaya çıkan öykü-öyküleme’yle oluşum sürecini tamamlar.

Dünyanın pek çok yerinde, doğanın yok olup canlanmasını simgeleyen eskinin kovulup yeninin karşılanması, ölüp-dirilme, ak-kara çatışmasının, inanç sistemi içinde tanrılar soyutlamasıyla yer aldığı ritüellerden biri olan Dionisos ritüelinden gelişen Antik Yunan Tiyatrosu; insanı tanrılar düzeni ile toplumsal düzen ikilemi içinde, birinden birini seçme durumunda bırakır. Bu seçme süreci içinde trajik kahramanın aldığı tavır, içine düştüğü trajik durum tragedyaların öyküsünü oluşturur. Seyircide uyandırılan korku ve acıma duygularıyla işlevsel olarak kullanılır tiyatro. İdeal dünya, ideal toplu, ideal insan için...

Bu trajik kahramanlardan biri de,Sophokles’in o soylu tragedyalarından birinde yer alan Antigone’dir. Yüzyıllar ötesinden baş kaldırır ölümü pahasına Kreon’a. Kardeşi Polyneikes’i gömmek için. Çünkü dünyaya kin yerine sevgiyi paylaşmaya gelmiştir o. Şu tümceler dökülür ağzından ve çığlık olur uzanır bugüne korkaklığa inat. Yüreğimizin, dilimizin zincirlerini çözer;

...İşte Ey Polynikes, senin vücudunu toprakla örttüğüm için gördüğüm mükafat bu oldu. Ama, iyi insanların nazarında sana karşı gösterdiğim saygıda haklıydım. Çünkü, eğer ben çocuk anası olsaydım, yahut ölüm kocamı alıp götürseydi, hiçbir zaman bütün şehre karşı gelerek, bu işi üzerime almazdım. Niçin mi böyle söylüyorum? Çünkü ölenin yerine başka biri kocam olurdu ve kaybolan çocuğumun yerine başka birinden çocuk sahibi olurdum. Fakat şimdi anam babam Hades’te bulundukları için, benim yeniden bir erkek kardeşim olmasına asla imkan yoktur. İşte kardeşim, her şeyden evvel bunu düşünerek sana ölümünde saygı gösterdim. Ve işte bunun için yaptıklarım Kreon’a karşı bir cürüm gibi, küstahça bir isyan gibi geliyor. Ah sevgili kardeşim! Şimdi beni zorla yakalıyor, gelin olmadan, düğün şenliği görmeden, evliliğin nimetlerini ve çocuk bakmanın saadetini tatmadan sürükleyip götürüyor. Ben zavallı, dostlardan mahrum, terk edilmiş olarak, canlı canlı, ölülerin karanlık çukuruna ineceğim. Tanrıların hangi kanunu çiğnedim ki? Tanrılara karşı vazifemi yaptığım için bana tanrısız dediler, artık ben kimi imdadıma çağıracağım? Fakat ne olursa olsun, eğer tanrılar bunu uygun buluyorsalar, ben tahammül edip suçlu olduğumu itiraf ederim. Fakat b unlar suçlu iseler dilerim ki, bana haksız yere yaptıklarından daha beterine uğramasınlar!

Yanıt gelir Antigone’ye bugünün dünyasından. Koro olur dizelere dönüşür:

Antigone

Bizim sevgili Antigone’miz...

Doğacak çocuklarımızın adı

Antigone olacak.

Masallar Antigone’yi anlatacak

Uçan kuşlar,

Thebai göklerine küsüp

Dünyaya yayılacak,

Antigone’yi anlatacak

Büyük balık

Küçük balığı yemeyecek artık,

Çünkü yavru balığa

Antigone’yi anlatacak.

Tuna boyundaki çoban

Kavalını

Antigone için

Çalacak

Duvar dibi dikenler

Ve tesbih böcekleri

Antigone’ninşarksını

Söyleyecek.

İnatla otoriteyi savunana karşı insanın baş kaldırısıdırAntigone’nin ki. Özgür seçimin çığlığıdır dünden bugüne yankılanan.

Özgürlüğün dinsel baskıyla sınırlanmaya çalışıldığı Orta Çağ’da ruhban sınıfça; kurbağa zehrine çalınmış bir parmak bal olarak görülür tiyatro. Tüm dışlama çabalarına karşın, engellenemez bir türlü. Bu yüzden, kurbağa zehirine çalınmış bal olarak nitelenen tiyatro, anlatım zenginliğinden ve etkileme gücünden ötürü panzehir olur zaman içinde.

Rönesans’a gelindiğinde ise, yine hayat denilen sahnede baş aktör olarak insan rol alır. Öte dünyanın sahnesinden bu dünyanın sahnesine iner coşkuyla ve merakla. Kendi dünyasıyla birlikte, yeni dünyayı da keşfeden insanın sorunları, zaafları, çelişkileri Shakespeare’in tragedyalarına, Moliere’in komedyalarına konu olur. Her şeyi sorguladığı gibi tiyatroyu da sorgulayan insan, gerçeği ve doğal olanı da keşfeder;

Verdiğim parçayı, ne olur dediğim gibi, rahat, özentisiz söyle. Çünkü bir çok oyuncular gibi söz parlatmaya kalkacaksan, mısralarımı şehrin tellalına okuturum daha iyi. Elini kolunu da havalara savurma öyle; ölçüsünde bırak her şeyi. Duyduğun coşkunluk bir sel, bir fırtına, bir kasırga gibi de olsa, onu dindirecek bir hava bulmalı, buldurmalısın. Doğrusu yürekler acısı geliyor bana gürbüz delikanlının, takma saçlar sakallar içinde, bir acıyı yüreğini parçalarcasına, didik didik edercesine bağırıp halkın kulaklarını yırtması; o halk ki çok kez anlaşılmaz, dilsiz oyunları, gürültülü gümbürtüyü sever. Bir oyuncu Termagant’ın kendisinden daha yaygaracı, Nemrut’tan daha Nemrut oldu mu, hak ettiği kırbaçtır bence. Bu hallere düşme rica ederim. Fazla durgun da olma; aklını kullan ve ölçüyü bul. Yaptığın söylediğini tutsun, söylediğin yaptığını. En başta gözeteceğimiz şey, yaratılışa tabiata aykırı olmamak. Çünkü bunda sapıttık mı tiyatronun amacından ayrılmış oluruz. Doğduğu gün de, bugün de tiyatronun asıl amacı nedir? Dünyaya bir ayna tutmak, iyilerin iyiliklerini, kötülerin kötülüklerini göstermek, çağımızın ne olup ne olmadığını ortaya koymak. Gerçeği büyütmek ya da küçültmekle bilgisizleri güldürebilirsiniz. Ama bu bilenleri üzer; oysa bir tek bilgili dost, bilgisiz bütün kalabalıktan daha önemli olmalı, sizin için.

İnsanlık dönüştükçe, değiştikçe, bu sürecin  tiyatroya yansıması da sürekli değişir doğal olarak. 18. ve 19. yüzyıllarda, aklın egemenliğinden duygusal başkaldırıya dönüşme sürecinde; sentimental komedyalar, domestik tragedyalar, melodramlar, vodviller gibi pek çok ara tür de yer alır. Aynı zamanda devrimlerin yoğun olarak yaşandığı 18 ve 19. yüzyıllar, tiyatro sanatının da, klasisizmin bakımlı bahçelerinden yeni dünyanın yabanıl ormanlarına yol aldığı bir dönemdir. Goethe’nin, Schiller’in, Hugo’nun, Strindberg’in, Çehov’un, Büchner’in, Ibsen’in arayışları toplumsal dönüşümlerin habercisi devrimlere eşlik eder tiyatroda. Rusya’da; “ yüzünüz aynada çirkin görünüyorsa kabahati aynada bulmayın! ” diyen Gogol, komedyalarıyla toplumsal taşlamaya yönelir. Toplumun her alanında yaşanan yozlaşmayı güldürüyle harmanlayarak sunar seyircisine;

İyi ki dışarı çıktım; neyse, kendime gelir gibi oluyorum. Ben bir komedya yazarıyım. Oynanan oyunun yazarı. İşte alkışlar, bravolar...Bütün tiyatro inliyor. İşte şöhret!... Yedi, sekiz yıl önce olsaydı, Tanrım heyecandan belki de kalbim dururdu. Her yanım tir tir titrerdi. Ama o hali çoktan atlattık. O zaman gençtim; her delikanlı gibi başım havalardaydı. Kader işte; gençliğimde hiç övüldüğüm, beğenildiğim olmadı. Oysa şimdi... Bu merhametsiz yaşam insanın aklını başına getiriyor. Artık anlıyorsun ki bu alkışların hiçbir anlamı yoktur. İnsanlar her şeyi, her şeyi kolayca alkışlarlar; insan ruhunun, insan kalbinin derinliklerine inen bir aktörü de, ayaklarının ucunda dönebilen bir dansözü de, göz boyayıcı bir hokkabazı da. Hepsini hepsini alkışlarlar. İşleyen bir kafa imiş, duyan bir kalpmiş, inleyen bir ruhmuş, yahut da oynayan bir bacak, bardakları alt üst eden ellermiş; hepsi aynı alkışla karşılanıyor. Hayır, şimdi artık istediğim alkış değil: şimdi birden bire localarda, galeride, aşağıda bulunmak, her köşeye sokulmak, herkesin fikirlerini, izlenimlerini sıcağı sıcağına, taptaze iken öğrenmek istiyorum. Ben bir komedya yazarıyım. Başka çeşit yapıtlar belli bir azınlığın yargısı ile değerlendirilir. Yalnız komedyanın değeri bütün halkın vereceği karara göre belli olur. Bir komedya için her seyircinin yargı hakkı vardır; her çeşit insan ona bir değer biçebilir. Ah, isterdim ki herkes bana kusurlarımı, eksiklerimi söylesin. Alay da etseler razıyım. Ama tarafsız olamadan, kinle öfke ile konuşacaklarmış, zarar yok, her şeye razıyım; tek konuşsunlar, söylesinler. Hiçbir söz nedensiz söylenmez. Her lafta az bile olsa bir gerçek vardır. Çevresindeki insanların gülünç yanlarını ortaya çıkarmak işini üzerine alan bir kimse kendi zayıf ve gülünç yanlarının gösterilmesine de haydi haydi boyun eğmeli!...

Ve günümüz... 20 ve 21. yüzyıllar. Acımasızlığın, çatışmaların, savaşların alabildiğine yaşandığı, insana hiç de yakışmayan bir dönem. İnsanın insanı, belki de en bilinçlice yok ettiği günümüz dünyası. Umutsuzlukdan umuda, acıdan  sevince, kederden coşkuya gidip gelen insanı anlatan, bireyin terkedilmişliğini, parçalanmışlığını, yalnızlığını, evrene fırlatılmışlığını konu alan ekspresyonist dramdan absürd-saçma’ya kadar uzanır tiyatro bu dönemde. Artaud’dan, Grotowski’ye, Tayrov’danMeyerhold’a,  Barba’danBrook’a yeni diller-söyleyişler aranır tiyatroda. Birikimlere-devrimlere koşut olarak gelişen ve savaşlarla, ölümle iç içe yaşayan yeni insanın gerçekleştirebileceği çözüm yollarını da yansıtan politik tiyatro da gelişir bir yandan. Piscator’danBrecht’e, Stein’denStrehler’e, Fo’danBoal’e dünya ve insan ilişkileri yeniden sorgulanır. İnsanı bireysel ilişkiler düzleminde değil de, toplumsal ilişkiler düzleminde ele alıp, tüm insan ilişkileri üzerinde, sınıfsal bağlamda yeniden düşünüp tartışmayı getiren Brecht’in epik-diyalektik tiyatrosundan günümüze uzanır bu politik sorgulama. Ekonomiden, politikaya, tarihten, savaşlara, kültürden, bilime tüm olguların yeniden ele alınmasını  isterBrecht tiyatroda;

Bana öyle geliyor ki bilimi geliştirmek yüreklilik ister. Bu ise bilgiyle olur, bilgi de kuşkuyla kazanılır. Biz, bilim adamları insanları bilgiyle donatarak her şeyden kuşkulanmalarını sağlarız . Prensler, derebeyleri, din adamları ise çevirdikleri dolapları gizlemek için, toplumun büyük bir kesimini boş inançlarla, kof sözlerle uyuturlar. Çoğunluğun içinde bulunduğu yoksulluğun dağlar kadar eski, dağlar kadar sarsılmaz olduğu anlatılır kiliselerde. Bulduğumuz kuşku sanatı çok hoşlarına gitti. Çekip aldılar teleskobu elimizden, kendilerini ezenlere yönelttiler. Bir süre, bilimin meyvelerinden oburca yararlanan yöneticiler, daha sonra, bilimin gözünün, yarattıkları bin yıllık yoksulluğa yöneldiğini anladılar. Bilim bu yoksulluğu ortadan kaldırabilirdi. Bilimi bu yüzden yok ettiler. Gözdağı verdiler bize, sus payı önerdiler bize; zayıf insanların karşı koyamayacağı bir şeydi bu. Ama çoğunluğa sırt çevirirsek bilim adamı olabilir miyiz?... Bilim adamları, zorba yöneticilerin gözdağlarıyla yılar, “bilim için bilim” yapmaya başlarlarsa, bilim kötürümleşir. O zaman da yaptığımız yeni makinelerin işkence araçlarından hiç bir farkı kalmaz...

Böylesine yaşamla iç içe, böylesine insanla sarmaş dolaştır tiyatro sanatı. Nitekim İspanyol ozan ve oyun yazarı Lorca da, bu düşünceyi “Tiyatro Bir Toplumun barometresidir. Bu barometrenin düşmeye başlaması, toplum içinde de bir düşüşün olduğunun en somut göstergesidir” diye ifade eder. Sivrisinek dillendirir onun bu düşüncesini bir oyununda;

Bayanlar bir de baylar! Dinleyin hele! Küçük delikanlı, kapa çeneni...sen de küçük hanım, otur yerine, yoksa öyle bir pataklarım ki seni, yerinden bile kıpırdayamazsın bir daha! Susun, susun! Sessizlik babasının evindeymiş gibi dolaşsın dursun. Susun, susun da son söylenen sözlerin kalıntıları suyun dibine otursun. Ben, bir de kumpanyam, ta eskiden, soylu kişilerin tiyatrosundan kalmayız; kontların, markizlerin tiyatrosundan; altınlar, aynalar tiyatrosu; hani şu soylu bayların uyumaya geldiği... Beni, bir de benim kumpanyamı kapatıp üstümüze kilidi basmışlardı. Neler çektik bilemezsiniz. Ama ben bir gün anahtar deliğine gözümü uydurdum, ışıkta taze bir menekşe gibi titreyen bir yıldız  gördüm. Zorladım, dayandım sonuna kadar açtım gözümü... çünkü rüzgar delikten içeri parmağını sokmuş, gözümü kapatayım diye dürtüp duruyordu. O yıldızın altından, cici kayıkların yol yol sürdüğü geniş bir ırmak bana bakıp gülümsedi. Söyledim arkadaşlarıma, tarlalardan, çayırlardan koşa koşa kaçtık, basit insanları, soylu olmayan kişileri aradık; onları belki gösterebiliriz diye şeyleri, küçük şeyleri, küçük, minicik, minik işlerini dünyanın...

Sanatın her dalında ortak amaç; insanı tanımak, sorgulamak, insanı vicdanıyla yüz yüze getirmek, böylece insanı güzelleştirmek, yaşamı iyileştirmek, insana yakışır bir hale getirmeye katkıda bulunmaktır. Doğa ve doğanın en gelişmiş ve en güzel bir parçası olan biz insanların oluşturduğu yaşamın da temel amacı bu değil midir? Bu yüzden dökülmüyor mu zaman zaman dudaklarımızdan şu dizeler: Yaşamak ta bir sanattır. Hem de sanatların en güzeli. Güzel ama zor...

Sahneye çıkmaya geldiniz siz buraya,

Ama önce sorulmalı size: Ne diye?

Ve neler neler yapabileceğinizi, yani,

Sergilenmeye, görülmeye  değer bir şeymişsiniz gibi...

Ve umuyorsunuz ki halk alkışlayacak sizi,

Gösterilerinizle kendi dar dünyalarınızdan sizin

Geniş dünyanıza sürüklenip

Tadarak doruktaki baş dönmesini, tutkuların en güçlüsünü.

Ve işte şimdi

Soruluyor size

Ne diye?

Çünkü burada, daha aşağı sıralarda

Seyirciler tartışmaya başladı:

Bir takımı inatla ayak diriyor,

Nasıl olursa olsun, diyorlar, sadece kendinizi göstermeyin,

Göstermelisiniz bize dünyayı,

Ne yarar var,  diyorlar, bir kez daha görmemizde

Şu adamın nasıl kederli olabileceğini

Ya da şu kadının nasıl katı,

Şu arkada duran adamın.

Kaderin acımasız ağına düşen

Bir avuç insanın halini

Ve onların yüz çizgilerini

Isıtıp ısıtıp önümüze koymanın anlamı ne?

Bir sürü kurban rolü oynuyorsunuz bize,

Bunlar sanki yabancı güçlerin

Ve kendi iç dürtülerinin umarsız kurbanlarıymış gibi.

Sevinçler köpeklere atılan yemek artıkları gibi

Birdenbire atılıyor bunlara yukarıdan.

Ve gene birdenbire ilmikler geçiyor boyunlarına,

Yukarıdan gelen dertler.

Ama biz, aşağı sıralardaki seyirciler,

Oturuyoruz donuk gözlerle.

Artık yeter, diyor, aşağı sıralarda hoşnut olmayanlar,

Yeterli değil bu!

Siz, bu ağın insan eliyle örülüp atıldığını

Ve artık bunun herkesçe bilindiğini gerçekten duymadınız mı?

İnsan kaderinin gene insan olduğu bugün her yerde duyuldu.

Bu yüzden istiyoruz sizden, çağımız aktörlerinden

Doğaya ve insana egemen olma çağının aktörlerinden

Artık kendinizi değiştirmenizi ve insanın dünyasını

Bize olduğu gibi, göstermenizi:

İnsanın dünyasının yine insan eliyle yapıldığını

 Ve değişime açık olduğunu...

 

Zorluklar aşıldığında, ya da aşma gücünü duyumsadığımızda da, içimiz insanca bir coşkuyla dolup taşmaz mı; “Yaşamak ne güzel şey be kardeşim!..” diye.

İşte o zoru aşmanın, içimizde o bize özgü, ne mutlu ki, yalnızca insana özgü yaşama sevincini duyabilmemizin en güzel yollarından biri de sanatla ve insanla soluk alıp veren tiyatro sanatıyla uğraşmak değil mi?

Öyleyse zaman yitirmeden, sanatların en yaşayanı, en soluklusu ve en etkilisi olan tiyatro sanatıyla buluşalım. Tiyatroyla tartışalım. Böylece insanı çözelim. Vicdanlarımızla yüzleşelim...

Ve umutla, coşkuyla, dünyayı daha yaşanır bir dünya yapalım…

 

________________________________________

 

William SHAKESPEARE, “Hamlet”, Çeviren: Sabahattin EYÜBOĞLU, Remzi Kitabevi, İstanbul 1983.

SOPHOKLES, “Antigone”, Oyun Metni, Ankara 1976.

Kemal DEMİREL, “Antigone”, Tekin Yayınevi, İstanbul 1973.

William SHAKESPEARE, A.g.e.

Nikolay V. GOGOL, “Bütün Oyunları”, Çeviren: Melih Cevdet ANDAY-Erol GÜNEY, Cem Yayınevi, İstanbul 1971.

LORCA, “Bütün Oyunları 2”, Çevirenler: Memet FUAT-Can YÜCEL-Tarık OKYAY, Adam Yayıncılık, İstanbul, I.B. Ocak 1983.

Bertolt BRECHT, “Galile’nin Yaşamı”, Almanca’dan Çevirenler: Özhan BARLAS-Nahit KAYABAŞI, Deniz Kitaplar Yayınevi, İstanbul, I.B. 1983.

Bertolt BRECHT, “Seçme Şiirler”, Çev: A. KADİR-Gülen FINDIKLI, Yön Yayınevi, İstanbul I.B. Mart 1992.

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 

 

 Sanat, ekmek peşinde koşarsa alçalır.    Aristophanes  

 

Makaleler

Bizimle iletişim kurmak ister misiniz?

Adres

Yalı Mahallesi, Avşar Sokak Küçükyalı Caddesi, Halk Eğitim Merkezi Karşısı 1/A, 34844 Maltepe/İstanbul

Telefon

+90 (216) 305-4305 (Aramak için numaraya dokunun)

Telefon

+90 (532) 452-0208 (Aramak için numaraya dokunun)